Sana Ait
mart 6, 2008|tr|
Pişmanım, aşka boyun eğdim. Yenildim... Şimdi solgun sarılarla aydınlanan sokakta şişmiş gözlerlere ve buruşmuş ellerle ve kısa adımlarla ve ak saçlarla yürürken sadece titriyorum. Yaşanan acılardan sonra dolapların tozlu raflarından, gıcırdayan yatakların altından, eskimiş cüzdanlardan çıkarıp da şuracıkta yakabileceğim anılarım da yok; ısınamıyorum. Belki de ısınmak değil benim ihtiyacım. Aslında beni titreten sensin. Seni gördüğüm andan beri hep titrettin. Elim eline değmemişken ve pembe sarmamışken bedenimi, yazamaz oldum daktiloya. Titreyen eller hüzün yerine sevgi basıyordu ve sevgi yerine hüzün. Ayaklar sana giderken zorlanıyor, gözlerim resmine bir türlü odaklanamıyordu. Nocture’u dinleyip ağlarken bile zikzaklar çiziyordu damlalar yüzümde. Sonra bir daha ve bir daha. Sanki yeni yeni vadiler açılıyordu çehremde. Gitgide derinleşiyordu çizgiler. Daha da titremeye başlıyordum ve buz kestiğinden belki ak düşmüştü saçlarıma. Kimi zaman kayboluyordum içimdeki gizde hani sana ait olan gizimde.

Kendimi kaybettiğim sıradan anlarda karar verirdim ben. Tüm harfler, kelimeler, cümleler , noktalar ve virgüller sana ait olurdu. Sadece soru işaretleriyle ünlemleri bırak bana derdim içimden. Heyecanımı yitirmemeliyim çünkü seni merak ederken. Ama sen onları da alırdın. Haykırışlarımı da alıp kuruturdun göz pınarlarımı. Hatıralarımı alıp silerdin bedenimdeki izlerini, ya da onlar da sana aitti. Sonunda öldürürdün beni bir şekilde ve ben ölürken bile bakmazdın yüzüme. Gözlerim gözlerine aşık olamazdı. Gelmişken o an, hiç sıkılmadan çekerdin son nefesimi benden. Derdim, Her şeyim sana ait ama bırak da son nefesim bana kalsın. Sen sadece beni burada bırakırdın; şişmiş gözlerle ve buruşmuş ellerle ve kısa adımlarla ve ak saçlarla… Ve en acısı pembe yerine sarı ile. Sarıdan nefret ederdim.

Öleceğimi biliyordum. Tek amacım sana ben öldükten sonra da taşıyabileceğin bir hediye bırakmaktı. Ne ithal kokular, ne renkli çiniler, ne türlü elbiseler ne de sarı metaller sana istediğini verirdi ya da ben alamazdım hiçbirini. Tek çarem en iyi yaptığım işi yapmak ve yazmaktı. Sadece sana ait olan bir eser. Kimsenin haberi olmayacaktı. Sadece karanlık ve sıcak mekanlarda saklanacak kelimeler. Aşk mektuplarındaki gibi sana özel duygular olacaktı satır aralarında. Sen de belki zaman zaman oraya bakma ihtiyacı duyacaktın; bir sandığın dibini ya da döşemedeki tahtaların altını didik didik edecektin ve o sıkıntılı anında tazeleyecektin her şeyi. Toprak altında yatan bedenim belki bir an canlanacaktı. Ellerime renk gelecek ve belki de titremem artık kesilecekti. Kırışmış kağıtlara döktüğün göz yaşları, yağmurlarla damla damla ıslatacaktı beni. Onlarla yıkacaktım yüzümü ve seni sarmalıyor gibi olacaktım. Belki kısa bir şiir yazacaktım uzun cümlelerle. Belki beni çağıracaktın o sıra ve ben üstümdeki toprağı eşeleme ye başlayacaktım uzamaya başlayan tırnaklarımla. Ama sen sonra kapatacaktın her şeyi yüzüme ve yüzüne. Sana ait olanlar sana kalacaktı. Bana ait olanlar ise burada hapis yatacaktı. Ve ben bu sokakta volta atmaya devam edecektim. Senin yukarıdan pencereye çıkmanı bekleyecektim sanki ana baba dırdırından kaçmış da hava alırmış gibi. O zaman belki sana şöyle doya doya bakacaktım sarı sokak ışıklarının altıdan. Ve sonra evin yolunu tutacaktım uzun adımlarla. Gözlerim yeniden canlanmış olacaktı ve ellerim ısınacaktı birden. Sapsarı olacaktı saçlarım ve ben yeni bir hikaye yazacaktım sana ait. Sonra yatacaktım ve kendi kendime etme eyleme aşık olmak sana göre değil diyecektim. Yaşını başını almış biri olarak uykuya dalacaktım ve sabah her şeyi unutmuş gibi kahvaltı etmeden düşecektim yollara yeni bir güzel yeni bir renk bulma umuduyla. Baka baka yorulan gözlerim, yağmurda ıslanan ellerim durmadan azıtan siyatiklerim ve tel tel dökülen tanelerimle bulacaktım turkuvaz bir güzel ve kırmızıdan nefret edecektim.


et. 2004